Skip to main content

Bu makalede “Mahremiyet Nedir?” sorusu, özellikle dijital mahremiyet bağlamında yüzeysel olarak yanıtlanmaya çalışılmaktadır. Mahremiyet olgusuna ilişkin güncel değerlendirmeleri içeren makale, aynı zamanda mahremiyet.info‘nun hazırlanma gayesini ifade etmek, dijital mahremiyet ve güvenliğin herkes için önemli olduğunu anlatmak için hazırlanan yazı dizisinin ilk bölümü olması bakımından önem arz etmektedir.

Mahremiyet Kavramı

Kısaca değinmek gerekirse “mahremiyet” kelimesi Arapça kökenli olup, “harem” kökünden türemiştir. “Mahrem” kelimesi “başkalarından saklanan, başkaları tarafından görülmesi, bilinmesi, duyulması istenmeyen, gizli” anlamına gelmekte; “mahremiyet” ise “mahrem olma durumu, bir kimsenin gizli özelliği” anlamını taşımaktadır. “Harem” ise “herkesin girmesine izin verilmeyen, saygı gösterilmesi gereken yer” demektir.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü‘nde ise “mahremiyet” için gizlilik, “mahrem” için “yakın akrabadan olduğu için nikâh düşmeyen (kimse)”, “başkalarına söylenmeyen, gizli” ve “sırdaş” tanımları yapılmaktadır.

Batı dillerindeki “privacy” kelimesinin kökeni olan latince “privo“, “bir kenara koymak, ayırmak, muaf tutmak, mahrum bırakmak” anlamlarına gelmektedir.

Mahremiyet ise özünde “yasak olma”, “yasaklama” ve “sınır koyma” anlamlarını barındırmaktadır.

Gözetim, Kontrol ve Paylaşım

Başkalarının bakışı altında ne kadar özgürüz? Neden üzerimize yönelen bir bakıştan, sanki zihnimizi ve gönlümüzü okuyacakmış gibi ürkeriz? Gerçekten de başkalarının bakışına muhatap olmak, iç ve dış dünyamız arasındaki düzende bir gerilim oluşturmaktadır. Üzerimize yönelen bakış; bizi sanki suç işlerken yakalamakta, suçlu olduğumuzu ifşa etmektedir. Bu hissiyâtın sebebi, bakışın ardındaki niyeti bilmememiz ve bu nedenle savunmasız olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Başkalarının bakışı bizi bir taraftan tedirgin eder, fakat bir taraftan da kendimizi derleyip toparlamamızı, kendi dünyamızdan çıkmamızı, farkımıza varmamızı sağla(malıdı)r. Bu bakımdan başkası, kendisi üzerinden kendimizi fark ettiğimiz bir imkândır da aslında.

Dijital gözetim öncesi dönemde, bizi kimlerin gözetlediğini kontrol etmek için kullandığımız kapı, pencere, duvar gibi bir takım mimarî veya mekânsal araçlar bulunmaktaydı. Dijital gözetim döneminde ise artık bu sınırlar üzerindeki kontrolü kaybetmiş durumdayız. Kapı, pencere ve duvarların bizi korumadığı günümüzde, bizi kim(ler)in gözetlediğini bilemiyoruz.

Belki bunu bilmeyi pek önemsemiyoruz da… Çocuk, genç veya yetişkin fark etmeksizin, önceki dönemlerde mahrem kabul edildiği için açığa vurulması toplumda hoş karşılanmayan pek çok şey artık toplumun tüm kesimleri tarafından sosyal ortamlarda paylaşılıyor.

Çünkü içerisinde bulunduğumuz sistemde teknolojiye herhangi bir sınır getirilemiyor, teknolojinin ahlâki normları belirlenemiyor. Teknolojinin bu “dokunulmazlığını” ortadan kaldırmamız, bireysel ve toplumsal anlamda teknolojiye karşı eleştirel bir tavır oluşturmamız, teknolojinin yanlış kullanımından doğacak zararlara ilişkin şuuru güçlendirmemiz gerekiyor.

Finans kapitalizmi; tıklanmanın büyüsüne kapılarak, bizi, nasıl çalıştığını bilmediğimiz akıllı makinelerle muhatap kılıyor ve bu distopik bir dünyanın hazırlığı anlamına geliyor. (...) Bu bilginin nasıl kullanılacağına dair bir fikrimiz yok.

Zeynep TüfekçiTekno-Sosyolog
Video’yu başlattıktan sonra sağ alt bölümden Türkçe altyazıyı aktif hâle getirebilirsiniz.

Teknoloji ve Mahremiyet

Ülkemizde internet ve sosyal medya, dünya ortalamasına kıyasla çok yoğun bir şekilde kullanılıyor. Sırasıyla dünya geneli ve ülkemizdeki istatistikleri paylaşmak gerekirse; internet kullanım oranında %59 – %74, internet kullanım süresinde 6:43 saat – 7:29 saat, sosyal medya kullanım oranında %49 – %64, sosyal medya kullanım süresinde 2:24 saat – 2:51 saat, kişisel verilerin yanlış kullanımı endişesinde ise %64 – %58 oranları göze çarpıyor (Wearesocial).

Dijital olmayan yakın ilişkilerin sağladığı güven, sosyal medyadaki ilişkilere hâkim olan “daha çok kişiye ulaşma arayışında” genellikle kaybolmaktadır. Bu durum, mahremiyet olgusunda ciddi dönüşümlere neden olmaktadır.

Modern yaşam şekli, gösteri yanlısı bir yaşam biçimini desteklemekte ve bu durum bir gösteri toplumunu ortaya çıkarmaktadır. Büyülenmiş yaşamlarının en mahrem kısımlarını dâhi sosyal medya üzerinden görünür kılmaya çalışan kişiler, bu yolla mevcut ya da potansiyel takipçilerini büyülemeye çalışmaktadırlar. Sosyal medyanın büyüsüne kapılan kullanıcılar ise, kendi büyülerine kapılacak olanlara ulaşmak için en mahrem anlarını paylaşmak konusunda bilinen sınırları ortadan kaldırmaktadırlar.

Sosyal medya kullanıcılarının sahip oldukları takipçi sayısı ve paylaşımlarına gelen etkileşimler, kitleler nezdindeki popülerliğin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.

Bireyler; yaşamlarını gerçek olandan koparıp sanallaştırdıkları oranda, sanal bir bağımlılık hâli ortaya çıkmakta ve böyle bir durumda da takipçi sayısı ve beğenilerle kurulan ilişki, meşru yoldan temin edilen bir uyuşturucu işlevi görmektedir. Böyle bir bağımlılık hâline kapılmış olan kullanıcılar, paylaştıkları iletiler beğeni aldığında ve takipçi sayıları arttığında uyuşturucu almış gibi mutlu olmakta; aksi durumda ise depresyona girmektedirler.

Teknolojinin, daha özelde internet ile sosyal medyanın kültürel ve toplumsal etkileri üzerinde ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor. Nitekim kullandığımız teknoloji, insanın insanla ve insanın tabiatla olan ilişkisini çok ciddi bir şekilde etkiliyor. Yabancılarla aramızdaki sınır, sosyal medya ortamları tarafından belirsiz hâle getirildi.

Çiftler, evlerinin en mahrem yerlerini hiç tanımadıkları insanlara açabiliyorlar, yatak odalarını veya banyolarını herkese açık bir şekilde internette paylaşabiliyorlar. Bu “modern” çiftler en özel anlarını herkesle paylaşırken; malvarlıklarını eşlerinden bile saklayabiliyorlar.

Diğer taraftan ebeveynler çocuklarının (ve hatta bebeklerinin) görüntülerini sosyal medya ortamlarında paylaşıyor, onları nesneleştiriyor, “fenomen” yapabilmek uğruna yoğun çaba sarf edebiliyorlar. Peki acaba ebeveynlerin hakları, çocuklarını izlenceye dönüştürmeyi de kapsıyor mu? İnternete yüklenen içeriklerin hiçbir şekilde silinemediği bir dünyada, ayırt etme gücünden yoksun çocuklarımızı tamamen kendi tercihlerimiz doğrultusunda teşhir edebilir miyiz? Bu da iyi hazırlık yapılması gereken sorulardan birisi…

Zuckerberg, 2010 yılında katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmada şöyle demişti (The Guardian).

Mahremiyet artık toplumsal norm değil. İnsanlar sadece daha çeşitli ve daha çok bilgiyi paylaşmakla kalmıyor, aynı zamanda bu bilgileri daha fazla insanla ve daha açık bir şekilde paylaşıyorlar.

Mark ZuckerbergCEO, Facebook

Post-Panoptikon Devri

Panoptikon, İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir. Tasarımın konsepti gözetlemeye izin verir. Bu tasarım, birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruludur. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktır ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardır. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktadır (Wikipedia).

panoptikonPanoptikon’un temelinde yatan ilke; tek odalı hücrenin içindeki mahpusa saklanacak hiçbir yer bırakmaması ve ayrıca dış cephe duvarının penceresinden gelen ışığın, mahpusun her hareketinin bir silüetini izleme olanağını kuledeki nöbetçilere sağlamasıdır. Bentham’ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun, aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktur. Böylece mahkûm bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktır.

Modernliği kuran panoptikondur, yani bir merkezden herkesin gözetlenmesi durumudur. Günümüzde ise artık panoptikon, meşhur örneği ile Orwell’ın “Büyük Biraderi” gibi tek merkezli gözetleme değil; sinoptikon, yani çok merkezli bir gözetleme, herkesin herkesi gözetlemesi söz konusudur. Nitekim günümüzde gözetim yalnızca devletler ile vatandaşları, teknoloji şirketleri ile kullanıcıları, kapitalist şirketler ile müşterileri arasında yaşanmamakta; herkes herkesi gözetlemektedir.

Byung-Panochul Han ise panoptikonun sonunu değil, tümüyle yeni perspektifsiz bir panoptikonun başlangıcını yaşadığımızı söylemektedir. Ona göre artık tek bir gözlemci, iktidar, gardiyan ve gözlemlenen tek tip topluluk yoktur. Yerkürenin tümü bir panoptikon haline gelmiştir ve böylelikle her yer şeffaf hâle gelip, içeriyi ve dışarıyı birbirinden ayıracak duvarlar ortadan kalkmıştır. Perspektifsiz post-panoptikon, herkesin her yerde ve her şekilde gözlemlenebilir durumda olduğu, istenilerek katılınan bir panoptikondur.

Bugün dünya, büyük bir panoptikon olarak düşünülebilecek bir durumda bulunmaktadır. Mahrem alanın kapalı, gizli ve başkalarının bakışlarına maruz kalmama özellikleri, modern panoptikonlar ile birlikte sona ermiş görünmektedir.

Sonuç

Günümüzde mahremiyet sorunlarının yalnızca gözetleme üzerinden yorumlanmaması, ifşa ve teşhir kültürünün de mutlaka göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Ne yazık ki günümüzde insanların kendilerini ifşa etmeleri, mahremiyet diye bir olgunun bulunmadığı algısına yol açmaktadır.

Sonuç olarak; dijital çağda mahremiyet konusuna ilişkin farkındalığımızı artırmalı, yabancıların bakışlarından “yeniden” rahatsız olmaya başlamalı, dijital çağın “kapı, pencere ve duvarlarını” bulmalı, panoptikondan kurtulmanın yollarını aramalıyız.